Cumartesi, Kasım 18, 2006

Yolda 2

İlk ''Yolda'' için Tıkla!

Cuma akşamı yolda gelirken aklım yine kelimelere takılmıştı... Bu kelimeler bazı eski şeylerle bağlantılı olduğu için hemen arayayım dedim... Aradım! ve Umut yoktu :(.

Rastlantılara, kelimelere, ayrıntılara takıldığım belli. Okuldan çıkışta bir arkadaşım aynı gün sabah(öğle ya da akşam, dürüst olmak gerekirse bu ayrıntıya takılmamışım.) bir ileti okuduğunu söyledi ve anlattı... İşin doğrusu pek ilgiyle dinleyemediğim için iyi derecede hatırlamıyorum...



Bir kuş uçmuş, ama soğukta dayanamayıp yerlere düşmüş... Bilinci gitmiş, kendini kaybetmiş, ölecek yani... ama bir anda bir inek gelip sı.mış kafasına... Bir sinir, bir delilik hemen hareketlenmiş... ama sonradan onu asıl hareketlendirenin o b.k ya da o b.k sandığı şeyin sıcaklığı olduğunu anlamış... Sevinç çığlıkları vb. derken bu sefer de kedinin biri duymuş... Bu hikaye böyle devam ediyordu... Bir de olaydan çıkarılan dersler kısma vardı. Burada ''sandıkların aslında sanmaman gerekenler'' diye bir özet çıkardım...



Bu hikaye'den sonra aynı arkadaşımdan bir yorum da geldi... Bu yorum da ''senin cevap hakkın doğdu'' diyeydi... Düşündüm... günün rastlantıları cıkıyordu yavaş yavaş... unutmadan yazmalıydım bir kenara... Neyin cevap hakkı vb. diye kağıda not düşerken{ne kağıdı? açıklama aşşağıda devam et :) } müzik çalarda şarkı değişti... Umutsuz :( isimli şarkı başlamıştı.



Bu olaydan önce ise, gün içinde çocukluktan kalma bir fal oyunu çıktı karşıma... ne hissettiğimi yazma şansı doğdu bana... Yazdım aklıma gelen her hissi... Tabi cesaret yine söz konusu... Asıl merak ettiklerimi gizleyerek Tırtıl, Solucan ve bir de çevredekilerin kafasını bulandıracak Tombul tırtıl'ı yazdım. Tırtıl ileride kelebek olacak bir arkadaşımız çok güzel bir his ile ilişkili ve solucan ise çamurun, bataklığın temsilcisi... Burada bile bana! istemediğim bir sonuç çıkmıştı... Fala inanma falsız da kalma derler ya işte hemen o söz kaldı aklımda... inanmadım! :)



Dediğim gibi birkaç gündür birşeyler istemediğim gibi gelişiyordu. Arkadaşlardan ayrıldıktan ve kendi başımla beraber kaldığımda kağıdı cıkardım, yazdım... Daha sonra otobüste bir tonton, yaşlı amcanın bana bakıp konuştuğunu gördüm. Her zamanki gibi müzik dinlediğim için bana baktığından kulaklığı çıkardım, dinledim, ''ne diyor?'' diye... Aslında bir sürü şey söylemiş... ve ben dinlerken; ''Umutsuzluk, tereddüt, vb. hep olur'' diyordu, ''içini ferah tut...'' Şimdi düşünüyorum da gerçekten dedi mi bunu, yoksa ben mi dediğini hayal ettim emin değilim. Ama tüm motivasyonum geri gelmişti...

Aynı günün karanlığında bisiklete bineyim dedim. Çıktım yolculuk mesafesi 40km üzeri gösterene kadar pedala yüklendim. Tabi HANGİ SICAĞA güvenerek çıkmıştım bilmiyorum ama bir şekilde üşütmüştüm. Bugün bu heyecan sonucunda ateşim de 40 derece yaptı. Gece saat 2.37 gösterirken blog yazacak kadar uyutmadı. Şimdi biraz(?) içimi dökmenin rahatlığıyla sakinim. Bir daha blog yazabilmek için şimdi yatmam gerek. Ama artık eminim! tereddüt kalmadı...

Tunç
{ablozgvj}
Ateşimin nedeni düşündüğümden farklıydı demek ki! Eminim! :)

Perşembe, Kasım 16, 2006

Yolda...

Bugün eve gelirken uzuunca düşündüm. Aslında son günlerde başıma ilk defa gelmiyordu bu düşünceler. Hayat, tereddütlerim vb. üzerine... Öyle düşündüm ki aklımda hiçbirşey kalmamış... sadece bugünün özeti olarak benimsediğim bir cümle var aklımda... :P

Kapıldığım düşüncelerde elbette en çok etkili olan dinlediğim şarkılar... Uzun bir süre dinlemediğim, Türkçe müzikleri geçen gece içinde bulunduğum hale uygun olarak seçmiştim. Ara ara birkaç şarkı dinleyip albumleri seçmiştim. İsimlerinin ne olduğu konusuna gelince; halime uygundu :).

Süprüzler :) yaşamadım mı? Yaşadım elbet... Çok beğendiğim bir deneme şarkısından sonra listeye eklediğim albümun fos çıkması en kötü süprüz olmuştu. Ama tereddüt ile aldığım bir albümde ''tereddüt'' ile ilgili bir şarkı çıkıp içinde bulunduğum durumu özetleyince yaşadığım kötü süprüz önemsiz kalmıştı. Tekrar tekrar dinlemiştim, tekrar etmenin en kibarcasından pokunu çıkarmıştım. Buna ek olarak bazı kısımlarının aklıma takılmış olup hatırlamaya çalıştığım bir şarkının da aynı topluluk tarafından yorumu bu albümde yer alınca değ(y?)meyin keyfime diyebiliyordum...

Aklıma takılan şarkı neş'eyle, gözle mey'ile ilgiliydi. Tereddüt ile ilgili olan şarkının adı ise tereddüt'tü :). Yani sadece ilgili değildi, ta kendisiydi. Zaman'ın durduğu andan bahsediyordu. Söyleyecek çok sözü olup tereddütten dolayı susandan bahsediyordu... Bir adım sonrasında dönüşü olmayan yolda olandan bahsediyordu. Yani hayallerine ulaşandan, ama kafası karışandan bahsediyor... Bir sevdanın peşinde, tereddüt içinde olandan bahsediyordu... Şu bir gerçek tam bugünümü anlatıyordu... Aslında herkese, hergünü farklı sevdalar peşinde geçenlere tereddütleriyle ilgili cok güzel bir hikaye sunuyordu.

O kadar bahsetikten sonra birazda reklamlarını yapmak gerek diye düşünüyorum. Topluluğun adı İncesaz. Resmi internet sitelerinin adresi:
http://www.incesaz.com/. Buna ek olarak, 5 Aralık 2006 günü, CRR Konser Salonunda, Güzin Değişmez'in solistliğini yapacağı ''Güz'ün Şarkıları'' konserinde sahneye çıkacaklarmış.

Tunç{ndnwey}
Hayat tutuyor elimden, oysa ben dokunmasıyla bile sarhoş olabilecek durumdayım... Peki... ya sarılırsa?

Salı, Kasım 14, 2006

LOUİS MANGAAL!

Bugün HBG marifetiyle ''çekirdek kadro'' {HBG tarifi} toplandık. Çok keyifli, çok eğlenceli olduğunu belirtmeye gerek olmasa da belirteyim. Yine çooook keyifliydi! Yine mangal'da HBG, Mustafa ikilisi, yine müzik'te Kaya marifetiyle sohbet şekillendi. Elbette ev sahibi Soner'in emeklerini de unutmamak gerek.


Mangal'da ne mi vardı? Tavuk şiş vardı(ellerimle dizdim), Şiş ciğer, şiş yürek vardı, kanat vardı... varoğlu vardı elbette. HBG köfteleri unutmuştu belki, ama o kadar kusur* kadı kızında, şehzade torununda da vardı... Bu arada unutmadan, bayıldığım, delisi olduğum sucuk bile vardı ama o kadar doydum ki sucuk acı geldi gibi şu anda düşününce çok salakça be! diyebildiğim bir bahane uydurup yemedim... Burak'ın muhteşem planlaması ile kurabiyesi, tatlısı, böreği, mezesi ve salata malzemesi eksiksiz vardı. Miss gibi kurabiyelerleri, tatlıyı, böreği, mezeyi yapan öpülesi ellerin kıymetini unutmamak gerek. Elbette bahsettiğim salata malzemesine can katan Ari ve Sayın Turgay hocamızın çalışmalarını da unutmamalı... Emin hocamız, Sercan ve Emrehan'ın da lojistik ve diğer çeşitli işlerde ki başarılarını göz ardı etmemek gerek... Elbette herkesin moral motivasyon da ki hakkı saklıdır :).


Yiğit'in gelmeyişi bizi derinden etkilese de, kör topal ama Voltran olarak bir buluşma daha gerçekleştirdik. Güldük, eğlendik yine ''bir daha ki ne zaman?'' dedik... Bir dahaki sefere{tıpkı geçen sefer de olduğu gibi,} kadroyu genişletelim, diğer arkadaşları da çağıralım dedik. Sanırım kadro genişledikçe her gelmeyenin bir üzüntüsü, eksikliği hissedildiği için cesaret edemiyoruz. Ama bu sefer kararlıyız!

Yine dağıttığımız herşeyi topladık, eski düzeni kurduk ve evlerimize yol aldık. Yaklaşık 10dk. oldu eve gireli, kafam güzel ama unutmadan yazayım dedim. Tam başlıyordum ki bir olay gerçekleşti, buraya not etmeye karar verdim. HBG aradı ve ''eve vardın mı?... Bir sorun oldu mu?... Haydi görüşürüz, Hoşçakal!'' dedi. Yani olay görüşmelerde bitmiyordu her seferinde tekrar başlıyordu :).

Bir daha ki sefere... Görüşmek üzere...
Bu arada bir eklenti de hiç kötü olmaz değil mi? işte günün fotografları... http://rapidshare.com/files/3519690/13.11.2006_Mangal.zip Çabucak indirin! Rapidshare silmeden... benden söylemesi...
Tunç
{dxhzpm}

Pazartesi, Kasım 13, 2006

Messenger üzerine...

Sürekli birileriyle yazışmak pek bir getirisi olan şey değil... Düşünsene bugün'e kadar belki de seninle, sedat'la, turgut'la ve diğerleriyle bir sürü şey konuştuk, ama hem hepsini hatırlıyorum, hem de hiçbirşey hatırlamıyorum...

Aslında en değerli şeyim olan zamanımı ortaya koyuyorum... İnsanlar acaba bunun değerini biliyorlar mı? Kitap okuyup kendimi geliştirmek, ders çalışıp hedeflerime ulaşmak ya da bisiklete binip bedenimi mutlu etmek varken neden msn?

Hepimiz yapıyoruz bu işi... Yarın geriye dönüp baktığımızda hatırlayacak mıyız bunu? Değecek mi yaptığımıza... Oyalanmamalı zaman kaybetmemeliyiz... Gençliğimiz elimizden giden başka birşey değil...

Tunç

Durum [Göz, Orman...]

İki küçük göz, bir çift göz vb. deyimler... ya da belki de bir yansımasıydı içinde olduğum durumun, o zaman; göz almak, göz kamaştırmak vb. deyimler... Daha önce duymuştum elbette, herkes gibi... Ama ne anlattığını ilk defa anladım.



Bir sorumluluk anında, öncesinde belki de çok mühim olmayan bir hikayesi olan, ama yine de hatırladığım bir durumda, bir anda. Yukarıda bahsettiğim, o iki küçük göz'e baktım, daha önce de gördüm mü, tanıdık mı, kimindir, nedir nasıldır ... ? Sorularının cevaplarıyla ilişkisiz olarak o iki göz*, bir merhaba!'yı boğazıma tıkadı. Bir an hepsi birarada, heyecan, korku, gerilim, sıkıntı, coşku ve en önde telaş, üzerime geldiler. Bu için de olduğum durumda yaşadığım tüm baskı bacaklarıma etki ederek, 'ora'dan, o alışkın olmadığım durumdan, sıyrılmama ve sonrasında kaçarcasına koşmama yol açtı.
(* Köz'ü de kullanabilirdim... İçimi yakan manasıyla...:) Belki de bu ikisinin köken olarak bir bağlantısı vardır. Aslında boğazın düğümlenmesi, kuruması aynı şeyler... değil mi?)

Neden mi? O iki küçücük gözde koskocaman iki orman gördüm. Nasıl sığdılar oraya, nereden geldiler bilemiyorum ama gerçekten gördüm. O iki orman o eşsiz, en sevdiğim yeşilde, cikolatadan süslü seyrek gövdelerle... O iki orman bu sonbahar mevsiminde, baharın başlarında yeni yeşermiş, yeni çiçekler açmıştı. Canlı yapraklarla süslü, rüzgarda her bir yaprağın titreyişini görebildiğiniz ve ayrınıtısını merak edip içine dalmak istediğiniz iki orman...

(Sonuca geldik galiba :) )Siz olsanız, kaçmaz mısınız? Düşünüyorum da orada kalmaya yine de cesaret edemiyorum, kaçtım haklıydım diyorum. Aklıma geldikçe 'o gözler beni içine çekiyordu'. Bir daveti vardı ama sonrası belirsizdi. Ne bir harita veriyordu ne de içinde kaybedip yok olacağımı söylüyordu. Mest oluşum ya da mahvoluşum olabilirdi, (farketmez!) ama benim için haddinden çok belirsizdi.


Neyse işte böyle bir 'durum', iki göz'de iki orman... ama biliyorunuz ki aynı anda 'bir' şey'e odaklanabiliyor insan, o bir saniye'de milyon kere birinden ötekine bakmak tüketiyor sizi o an. Hangisine bakacağınızı bilemediğiniz bir ortam, siz olsanız, korkmaz mısınız? Siz olsanız, kaçmaz mısınız?

Tunç

Laktat ve Laktik Asit - Efsanelere Cevap(2004)

Sıkı bir çalışma sonrasında bitkin düştünüz. Kanınızda laktik asit birikti ve yorgunluğunuzun sebebi bu, değil mi? Dario Frederik* bunun böyle olmadığını sandığınızdan daha karmaşık bir durum olduğunu söylüyor.
[Dario Frederik (www.wholeathlete.com) egzersiz bilimi mastır'ı yapmış, bir spor piskolojisi mezunu... ]

Çalıştırıcı(antrenör) ve egzersiz uzmanlarının karşılaştığı en ilginç durum, çalışma fizyolojisinin en basit şekilde sporculara anlatılmasıdır. Elbette en genel hedef, sporculara faydalı bilgiler sağlayıp en başarılı çalışma ortamını sunmaktır. Ancak bazı kavramların basite indirgenmesi yanlış anlaşılmalara yol açabilmektedir. Laktat'da bu üzüntü verici kaderi paylaşanlardandır.

Laktat ya da Laktik asidin yorgunluk(bitkin düşme?) durumundan sorumlu tutulması aslında çok karmaşık bir işlem olan kas çalışmasının anlatımında düşülen bir yanlış anlaşılmadır. Egzersizin artmasıyla birlikte laktat miktarının artması ve yine egzersizin artmasıyla yorgunluğun artması bazılarımızın ''laktat artımı yorgunluğa neden olur'' diye yorumlanmasına(kabul etmesine?) yol açmıştır. Bu yanlışı açıklamak için örnek vermek gerekirse; eğer biz kalp atım ritmini anlamamış olsaydık ve birisi kalp atım ritmiyle yorgunluğu ilişkilendirseydi ve egzersizle birlikte hem kalp atımı hem de yorgunluk arttığı için; ''kalbin ne kadar çok atarsa işte o kadar yorulursun'' deseydi aynı bunun gibi yanlış bir sonuca bağlama olurdu. Elbetteki biz kalp ritminin yorgunluğun kaynağı olmadığını biliyoruz. Aynı laktat'ın yorgunluğa neden olmadığı gibi...

Laktat meselesini iyice anlayabilmek için hem iyi biyokimya hem de iyi bir fizyoloji bilgisi gerekmektedir. Bununla birlikte, güncel birçok fizyoloji ders kitabı bile(2004) laktat içeriği bakımından geçersiz durumdadır. Sadece birkaç yol gösterici (ve ne yazık ki çok yeni olmayan) kitap laktat metabolizması konusunda kabul edilebilir(yol gösterici?) durumdadır.

Yaygın olarak bilinen birkaç yanlış anlaşılmayı sınarsak;

  • Laktat birikimi kaslardaki yorgunluğun nedenidir...

Yanlış! Laktat yorgunluğa neden olmaz ve bunun aksine çok kullanışlı ve verimli bir enerji kaynağıdır[2].

  • Kandaki laktik asit, laktat analizör'ü ile ölçülebilir.

Yanlış! Kanda laktik asit bulunmaz. Üretildikten sonra en kısa sürede laktik asit olduğu düşünülen madde laktat ve hidrojen olarak ayrıştırılır(Ayrıntı aşşağıda var). Laktat analizör'ü kandaki laktat(kullanışlı bir yakıt) yoğunluğunu ölçer.

  • Laktat arıtımı ve laktat dayanımı(derecesi?) vücudun yorgunlukla nasıl başa çıktığının göstergesidir.

Yanlış! Laktat yorgunluk kaynağı olmadığından dolayı, kandaki laktat arıtımı vücudun laktat'ı ne derece yakıt olarak kullanabildiğinin göstergesidir. Vücud laktat'a dayanmaktan öte, glikozdan önce enerji kaynağı olarak kullanır[6].

  • Laktat ölçümü başarım ölçütü olarak güvenilir bir kaynaktır.

Bu çok tartışılmış bir konudur. Laktat üretimi egzersiz yoğunluğuyla birlikte ilerleyerek artmasına rağmen, laktat'ı yakıt olarak kullanma yeteneği kişiden kişiye, çalışma düzeyine, beslenmeye ve dinlenmelere bağlı olarak değişiklik gösterir[5]. Ayrıca laktat'ı yakıt olarak kullanma yeteneği, sürdürülebilir en yüksek iş yoğunluğu ve laktat'ın kandaki bulunma miktarı(egzersiz durumuyla ilişkili olarak?) ile çeşitlilik gösterir[4]. Bu açıklama ile durağan bir laktat seviyesinin başarım ölçütü olarak geçerli bir belirteç olamayacağını belirtir.

  • Laktat değerlerinin ölçümü sürdürülemez iş yoğunluğunda yorgunluk kaynağı olan hidrojen birikimini yansıtır.

Laktat ve hidrojen oksijensiz(anaerobic) metabolizma ürünleridir. Hidrojen birikimi yorgunluk oluşumuyla balantılı olsa da, kandaki laktat miktarı ile birebir oranda bir ürün oluşmaz. Daha da önemlisi, bazı kanıtların gösterdiği kadarıyla, hidrojen birikiminden başka mekanizmalar sürdürülemez iş yükü altında kas yorgunluğunun birincil sebebi olarak belirlenmiştir[8,9].

Pazar, Kasım 12, 2006

Pera Müzesinden Notlar 01-04.11.2006

Yukarıda belirtilen tarihlerde Pera Müzesine, birinde ders için sınıfla birlikte, diğerinde gezmek için Sedat'la birlikte gitmiştik. Gezerken birkaç not almışım... Bunları kargacık-burgacık bir kağıda önem verip not almışım... Demek ki kaybolmasını istemiyorum... Yazıları kağıt parçasından daha güvenilir bir yere not etme zamanıda gelmiş ki buraya yazıyorum...



İmparatorluk'tan Tablolar bölümünde aldığım bir not: ''Haremi ilginç kılan, dış dünyaya kapalılığı kadar bu kapalı kapılar ardında yaşandığı düşlenen erotizmdir. Avrupalı erkekler için doğulu kadın, zamansız bir dünyada yaşayan ve kendisini efendisine hazırlamanın dışında bir işi olmayan bir sultan ya da bir cariyedir. Ulaşılması imkansız onca kadını görebilme hayali ve tek bir erkeğin bu kadınların hepsine sahip olması, harem fantezisinin en temel öğeleridir. Buna karşılık, Osmanlı haremine girme olanağını bulan Avrupalı kadınların anlattıkları ya da resimledikleri harem, farklı bir dünyayı gözler önüne serer. Onların haremleri, yer yer Binbir Gece Masalları'nın izlerini taşısa da çoğunlukla ağırbaşlı ve saygın ev ortamlarıdır. Ancak Oryantalist söylemde etkili olan, erkeklerin bu konuda yazdıkları ve betimledikleridir, çünkü onlar Batı'ya, Batı'nın onlardan beklediğini verirler; kadınların yazdığı ya da çizdiği, gerçeğe daha yakın olsa da Batı için aynı çekiciliği taşımaz.''

Alıntı'nın Link'i




İmparatorluk'tan Tablolar bölümünde aldığım bir daha not: Osmanlı tablolarında özellikle Padişah ve Şehzadelerin resmedilişi çok ilginç. Dudaklar parlak yanaklar pamuk gibi küpeler kolyeler çok fazla miktarda... Osmanlı'da metroseksüellik akımı yaşanmış anlaşılan :)...




Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri bölümünden... ''Dirhem... hem para, hem ağırlık... para ve ağırlık ilişkisi... ''Yükte hafif pahada ağır.'' lafı daha türememiş bu zamanlarda...




Konstantiniye'den İstanbul'a Fotograf Sergisinden: Denize nazır güzel kahveleri vardır, güneşli yaz günlerinde serin bir damın altında oturur ve eski bir deyişi hatırlarız...[Çınaraltı ile ilgili bölümde...]
Gönül ne kahve ister, ne kahvehane,
Gönül ahbap ister, kahve bahane...




Konstantiniye'den İstanbul'a Fotograf Sergisinden bir alıntı daha: Tarabya; thera ve peia kelimelerinin birleşimi olan Therapeia yani Şifa verici kelimesinin Türkçeleşmesiymiş...




Şimdilik bu kadar umarım bir daha gider yeni notlar çıkarırım... Çok güzel bir müzeydi, herkese tavsiye ederim.

Tunç


Yayın Başlığı: Herkese Duyurun :P

Başlık yazıyla çok alakalı değil, Blogger'ın Başlık açıklama yazısıyla biraz laf ebeliği... Gelelim konuya; Bir video ve düşündürdükler...