Pazar, Temmuz 22, 2007

İğneyi Kendime, Çuvaldızı Kendime...

Blog yazıyorum, birşeyler yazıyor karalıyorum, birşeyler anlattığımı düşünüyorum... Belki birileri okuyor kendini vererek, belki çok uzun-çok zor okuması deyip göz gezdiriyor, belkide kimisi dalga geçmeye yer arıyor.

Blog yazarken amacım ne, en azından amaçlarımdan biri ne diye düşünürken aklıma bu söz geldi. ''İğneyi kendime, çuvaldızı kendime...'' bir deyimin değiştirilmiş hali olan bu söz bence çok şey ifade ediyor. Yukarıdaki 3 okuyucu türünden hangisi olursanız olun bu açıklama sizin işinize ve benim kendimi anlatmama yarayacak diye düşünüyorum. (Aslında birde ben varım okuyucular arasında acaba ne yazmışım diyip arasıra okuyan, ama bu siz değilsiniz, eminim :) [kendime niye siz diyeyim.])

Genelde blogda aklımda kalan anıları not etmesi yada bazı iletişimleri, ilkel görüşüm ve farklı bakış açıları katarak geleceğe iletmeyi düşünüyorum. Elbette bunları apacık yazmıyorum ama yazıyorum. A, B ve kimi zaman C...'lerin oldugu iletişimlerde A'nın B'nin veya C'lerin kim olduğu ve bunlardan hangisinin ne zaman ben oldugumdan bagımsız olarak yerine koymalar yapıyorum.

Birinde esas kahramanlardan A oluyorum, olsam ne yapardım, ne beklerdim, ne duymak isterdim vs. vb. düşünüyorum. Bir de bu beklentilerin karşı tarafı olup nasıl görüldüğünü yada ne bekleyip, istediğini düşünüyorum. Bazende, C'lerin biri olup dışarıdan bu beklenti vs işinin nasıl görüldüğünü canlandırıyorum.

Bazı yazılar işte bu işlemlerden geçip oluşuyordu... Bu işlemler elbette çözüm olmuyordu, ama herşeyi bilip çözmekte mümkün değil, avunuyorum :). Bir sürü veri işlem oluyordu. Hem kimseyi kırmamak, incitmemek adına hem de adil olmak adına en beğendiğim böylece ortaya çıkıyordu. İletişimlerimde içimde kalan söyleyemediklerimi, unuttuklarımı veya yanlış anlaşılabileceleri böylece içime atmıyor, kendimce dışarı vuruyor, hem kendimi rahatlatıyor, hemde kendimi tanıyordum. Bir şekilde susarak kendime yalan söylemeyide engellemiş oluyordum.

Bu yöntemle en azından bazı durumlarda kendimden emin olup tekrarlarında daha açık, daha uygun yolu bulmuş oluyordum. Belki iletişimler çok yavaş ilerleyip çok zor oluyordu, ama sürekli kontrolümde ve istenmeyenden uzak oluyordu. İğneyi kendime çuvaldızı kendime batırıyordum, şarkıdaki gibi benim karıştığım sınırlarımı bilemediğim durumlarda...

Tunç
14 Tem 2007 21.30-22.30
Not: Yazmışım ama şu anda yazdıklarımdan bende birşey anlamıyorum :D. Neden neyi düşünerek yazmışım ki? Ya da ne olmuş silinmiş kafadan bütün izler? Hayırlısı artık...

Cuma, Temmuz 13, 2007

Kim bilir?

Bugün bu soruyu çeşitli bahanelerle çok kez kullandım. Herhangi bir şarkıda geçtiğinden değil, aklıma geldi. Ancak sohbeti bir şekilde o şarkılara çevirebildiğim birçoklarının malumudur. Geyik olmaya dursun, hemen yönümü dönebiliyorum ona doğru :). İyi ama neydi o şarkılar? [Kim bilir? ... biraz düşünüp hatırlamaya çalışalım, bakalım aklınıza ilk ne geliyor, başka neler geliyor?]

Elime kağıt kalem alıp birşeyler yazmamın sebebini ise bir ben bilirim. Belki de bunu okuduktan sonra kafanızda bazı fikirler oluşacak ama hala'da bir ben bilirim diyorum... buna göre düşünün!. . İletişim sorunlarıyla ilgili uzun süredir aklıma gelenleri bugün yazıyorum. İnsanlarla iletişim kurduğunuzda tamamen kusursuz olacak diye bir beklentim yok, ancak bunun için biraz çaba sarf etmelerini beklemek yanlış değil, işe yarar... bence!

Dediğim gibi iletişim kusursuz olmasını beklemiyorum; illaki bazı kusurlar olacak... Belki kelime seçiminde, belki söyleme tarzında, belki o gün içinde bulunulan histe, halde, havada, düşüncede vs. vb.. Ancak bunların yol açtığı yanlışlığı fark ettiğinizde hatanızı düzeltme, belkide bir küçük özür ile iyi niyetinizi belirtmeden zarar gelmez.

Sohbetlerinizde karşınızda* karşılıksız bir şekilde iyi niyet belirtisi size zarar getirmez, güzel birşey derler. Ancak bunun sizin için yorucu ve sıkıcı olduğunu unutturmamakta gerekli. Beklentilerin yorucu olduğunu Zardanadam söylüyor zaten, bu başka bir yazının konusu... Ama insanların gözünde yüksek beklentilere yol açarsanız bazı sonuçlarda görünürde* kusurlu olmanız kaçınılmaz oluyor... Hata yaptığınızda sürekli boynunuzu büküp özür dilerken karşınızdakiler benzer durumlara düştüklerinde sürekli gurur yapıp bunu dillendirmezse hatta hiç böyle bir şeyi düşünmez ise o zaman canınız sıkılacağı kesindir. Bu normaldirde, çünkü beklentileri poh-pohlayıp yükseltende sizsiniz.

Başlıkta kim bilir? yazmışız, şarkının birinin hatırlattığı gibi çok belirgin aslında; bu gidişin bir dönüşü olacak mı sorusunu sorduruyor. Seçim zamanı herkesin ''bu böyle gitmez!'' dediği bir zamanda benim böyle gitsin dememi ancak bazı eklentilerle uygun hale geliyor. Düşünce yapısında bir süre susmak kendini dinlemek en iyisi derler. Herkesin kırgınlık, kızgınlık gösterdiği zamanda sessizlik, sakinlik katmak hem ortamı yatıştırır hemde insanların kendisini tartmasına yol açar... Tüm bunların sonunda okuduğum birşeylerden aklıma gelenler oluyor... Bu tür piskolojik durumlarda insanların nasıl hareket edeceği, nasıl davranacağı tahminler içerisinde yerini alıyor.

Haadi hayırlısı...
Tunç

Cuma, Haziran 22, 2007

Yolda 6?

Gerçekten hatırlamıyorum, çok uzun bir ara oldu yolda serisine birşey yazmayalı ama bu sabah birşeyler yazmalıyım dedim... Aklıma sıra sıra düşünceler geldi kiminin takısı kiminin bakışı aklıma birkaç hatırayı getirdi... Ardı ardına küçük paragraflar oluşturdum ve yazdım... Günün başında bunları yaşadım, sonunda ise ortada olanlar hüzüne boğmuştu beni, üzüntüyle yorum yapmamak için daha sonraları günün anlam ve ehemmiyetini açıklamaya çalışacağım... Ancak bir hocamın en az 10 kere tekrarladığı '' çok güzel, bugün senin için dönüm noktası! çok güzel'' dediğini belirtmeden edemeyeceğim... Acaba hoca benim için bu sözlerin ifade ettiklerini aynı anlamda düşünüyor muydu derseniz bilmiyorum demek yalan olur! ''Çanakkale çok modern, Marmaris gibi :D'' başka söze gerek kalmıyor bundan sonra :)...

Neyse biz ''Yol'' yazımıza dönelim... 3 başlıktan oluşan paragraflar bu sefer... bence hoş küçük fıkramsılar oldu...

Alışmış mı Kudurmuş mu?
Var mıdır hiç arkadaşınız? Vardır elbet, arkadaşsız hiç olmaz! Peki özel olan arkadaşlarınız var mı? Uzun süre göremeyince üzüldüğünüz, sıkıldığınız, hatta kudurduğunuz? Yok yok, yanlış değil kudurduğunuz, yanlış değil, nazik olmak için alıştınığınız mı yaz diyorsunuz? Yook yoook! Aşağıda aradığınız...

Bütün bunların yanında bazı yakınlarınızda vardır ki onlara alışırsınız! Arkadaşlarınız gibi değildirler, kudurmazsınız, mantıklı, uslu kararlar verirsiniz. Yaptıklarınız sizi yormaz, istediğinizdir, ama bazen üzer bile. Belki siz üzülmek istediğinizden belkide öyle olması gerektiğine saçma bir romantizmle inandığınızdan... Belkide üzülmesini istemediğiniz ''biri''nin farkında olmadan üzülmesine yol açarak...
Neyse işin ilginç bir diğer yanı tüm bunların yanında ufak bir süre görmekle bile yetinerek? Hani derler ya alışmış kudurmuştan beterdir diye onun gibi birşey herhalde...

Yoksa eğer alışkın olduğunuz, illaki dostlarınız vardır. Onların hepsini toplasanız ''o biri'' etmezler ne yazık ki, ama onlarda çok önemlidir. Dostunuz sizin dostluğunuzdur. Zaten ne demişler, ''dostluk kazansın!'' Yok yukarıyı söyleyen birinin sadece buna doğru demesi düşünülemez değil mi? Dostluk kazanırken kazanmaya çalışmakta önemli, son zamanlarda bunu demeye çalışıyorum ama şu ana kadar beceremedim sanırım. [Bir önceki yarım kalmış yazı da cabası... başlığa bak sen... :O]
21.06.2007-21A'Bostancı

Çiçek
İlginç bir canlı topluluğuyuz. Kendimize özgü birşeyler yaratmışız, törenler-kutlamalar, yaslar... Çok garip ''neden?''i olmayan alışkanlıklar. Gerçekten çok garip inanmıyor musunuz? o zaman buyurun buradan yakın!

Basit bir soruyla başlayalım nedir çiçek[başlık bu ya!]. Bir çiçekle veya çiçeklerle neler yaparız, neler yapmayız. Açıkçası ne yapmayızı tam bilemiyorum, bir yerden bununla ilgili bir link ya da liste bulursam buraya eklerim, söz! :). Ama ne yaptığımız sorarsanız bir sürü şey aklımıza gelir. Açılışlara çiçek göndeririz kapanışlara çiçek göndeririz. Düğüne göndeririz hatta cenazeye göndeririz. Eski bir arkadaşa çiçek göndeririz, sevgiliye çiçek göndeririz. ''Hastaya'' çiçek göndeririz. Acaba abartmıyor muyuz, yoksa çiçek zırt pırt diye tutturana bir laf mı atıyoruz, hastasın sen diye?

Eğer merak edilen bir husus ise; yok! ben daha kimseye çiçek gönderecek cesareti bulamadım, o çiçeği kafaya yemekte var sonuçta :). Ama benim içinde bulunduğum halden dolayı bir çiçeğe ihtiyacım var, hastayım galiba! :)

Manisa'da Manyetik
Üsttekiler yaıldıktan sonra otobüste aceleyle aklıma bu alttakiler geldi. Boynunda yusufcuk(kolye) olan bir genç kızımızın yazmış olduğum çiçek başlıklı kısa yazı sonrası aklıma getirdikleri burada.

Ben, ve 3 kişi daha(kim oldukları anlatılanla ilgili değil, o yüzden belirtme gereği görmüyorum.) Manisa'da araziye gitmiştik; krom arıyoruz, eğlenceli sohbet dolu, ilklerle dolu... Yola çıkmadan öncede garip hikayeler var doğrusu...

İlkler deyince nasıl ilkler bunlar denmesin, illaki ilk krom arayanlar biz değildik :), ilk bulamayanda... ancak benim için ilk hamam, ilk kelle paça çorba, ilk şarap şişesinden su içilen bir ilkler dizisiydi. Köftecide yandım(aynı köfteciye daha önce ablam ve eniştemle gitmiştim), dayandım ve ilk defa bir yabancıdan hediye(rüşvet? bir etik mesela ne hediyedir ne değildir...) olarak kestane şekeri ve kavun aldım(hediye edileni ne sandınız :D).

Arazi sırasında çekilen fotograflardan birinde bir yusufçuk bir çiçek etrafında pervane oluyordu... Pervane olmakla kalmıyor onun güzelliğine süs oluyordu. Böylece böcekli kolyelere farklı bir düşünce yüklemekle beraber, kendine böcekli kolyeleri uygun görenlerin çiçeklere özendiğini söylemekte haksızlık olmaz diyorum...

Bu arada, az önce bana bir çiçek lazım, hastayım demiştim değil mi? İçimi döktüğüm bu saatten sonra bi anlamı olabilir mi bilemiyorum ancak ilk defa okuldan dönerken değil, okula giderken yazı yazıyorum, hayırlı olsun.
21.06.2007 129L

Tunç
[Sabahın Köründe düzenleme yapamadım, zaten zor okudum afedersiniz :)]

Salı, Haziran 19, 2007

Dostluk Kazansın...

Bugün çok ilginç bir denemeyle blog başına oturuyorum... Kulağa çok hoş gelen ama aslında ciddi olaylar üzerine uygulayınca insanın hiç hoşuna gitmeyebilen bir söylem; Dostluk kazansın! Bu düşüncenin kafamda oluşmasına yol açan durum şöyle;

Dün akşam mahallemizin cevval gençleriyle bir halı saha maçına tutuştuk, gittik oynadık, yendik geldik... Sevgili arkadaşlarımdan birisi ise bana ilginç olan bir soruyu sordu; Kim kazandı? Ne oynayanları tanıyordu, ne de ortamda olan koşulları... Elbette sorulmasını hoş gören veya gereksiz gören gerekçelerde çıkarılabilir ama iletişimde pek bir önemi yok gibi bunun cevabının... Bende zaten karnımın ağrısından zaten keyifsiz olmamdan dolayı? Ne önemi var? Mühim mi sonuç? Dostluk kazandı! dedim... Bundan sonra bu takımı kuralım, yapacaklar listesine not et dedi ve burada göreceği gibi ettim. :)

Düşüncenin aklıma düşmesinin hikayesi kısaca böyle... Yukarıda da dediğim gibi böyle bir cevabın arkasında hoş olan veya olmayan ayrıntılar olabilir... İnsanın kendini kandırması, oyalaması bu sorunun arkasında yatıyor olabilir... Bir futbol(az sonra gelen röportaj örneklerine bu spor dalı sayesinde aşina olduğumuz için) maçından sonra kazanan takımın '' iyi oynadık, mücadele ettik, ama daha önemlisi Dostluk kazandı'' demesi kaybeden tarafından çeşitli yorumlara yol açabilir. Bunun aksine kaybeden bir takımın oyuncusununda '' çok çalıştık, çabaladık ama olmadı, ne yapalım, Dostluk kazandı'' diye demeç verebilir. Bu da kazanan tarafından çeşitli alaylara söz konusu olabilir elbette...

Bütün bunlarla ilgili düşüncelerimi-aklıma gelen bir sürü şeyi-buraya yazmayacağım, ancak kısa bir özet yapabilirim diye düşünüyorum... Burada gördüğünüz gibi bir mücadele var, bu mücadele bahsi geçen spor müsabakasında olduğu gibi bir rakiple ama bir takım bünyesinde gerçekleşiyor... Kazanmanız için rakip kaybetmeli, ve daha önemlisi sizin takımınız kazanmalı... Ama bundan daha önemlisi bir hedefe bir...

Daga gideceğiz... yazdırmadı kalleşler... dag ile olan insanlar ve insan ilişkisiyle olan mücadeleyi yazacaktım ama... olmadı... sonra düzeltirim o yüzden taslak kaydettim... tamam mı ben? :D

Pazar, Haziran 17, 2007

17 Haziran 2007

Bugün çok ilginç bir gün... Mahallede birçok genç ögrenci seçme sınavına(ÖSS) giriyor, ''birçok genç!''... Oysa ben bunların bazılarının uffacık teffecik oldukları, balkondan bakmak için bile izin istedikleri zamanı hatırlıyorum... Çabuk içeri gir! kırarım bacaklarını diye azarlandıklarını hatırlıyorum :). İyi güzel hoş herkes büyümüş, ama biz yerimizde saymadık ki... :S

Yaşlanıyoruz yavaş yavaş, ''yaşlanıyoruz!''... Şimdi kapısının önünde oynayan ufaklıkların sesi geliyor pencereden... ''... neredeee?'' diye bagırıyor bir kız çocugu penceredeki ufaklığa. Cevap ise gecikmiyor; '' ... Tuvalettteeee'' :) Yahu bi rahat bırakın, işini görsün çocukcağız :D.

Beni en mutsuz eden şey...

Şu anda(geçen gece) beni en çok üzen şeyin ne olduğu sorusu aklıma takıldı... Düşününce her ne kadar aklımdan bir ''en ...'' diyip karar veremesemde birşey beni bu duruma en çok yakın olduğu konusunda ikna etti... ''... birlik... eğlence... biçim vs. ...''[benim için olmasada okuyanlar için tahmin edilemez olduğunu düşünüyorum, afedersiniz :).]

Aslında beni en çok üzen şeyi bulmaktansa beni üzen şeylerin belirlenmesinin yararlı olacağını düşünüyorum. Böylece bunların arasından çözülebilir olanları çözüp birazda olsa kendime fayda sağlamış olurum... biliyorum bu düşüncemde haksız değilim.

Beni üzen şeylere gelince; Bronz madalyanın sahibi ''geç kalmışlık hissi''... Bir düzen, bir yol tutturup hedefe yollanmak istiyorum ama bir türlü karar kılamıyorum. Okul, iş, eğlence deyince tam olarak bir yön seçemiyorum. Çeşitli kapıları hep açık bırakıyorum, bu da ilerleme sağlamama engel oluyor... Hayır kendimi uçak gibi hissetmiyorum tabii ki :). Ancak her an geri dönebilecek olma durumunda önünüze bakarken arkanıza da bakmanız gerekiyorsa işte bu bahsettiğim sorunun ortaya çıkışı oluyor. Ne önünüzü doğru dürüst gözlemleyemezsiniz, ne de geçmişi, herşey hayal meyal gözünüze gelir. Tabii farkındaysanız anlamakta, çözmekte değil gözüm, daha gözlemlemeyle yetiniyorum. Yüksek lisans'a başladım, Paleomanyetizma diye, çok güzel gerekçelerimde var tabiiki ama Manyetotellürik sürekli aklımın bir köşesinde, ''zamanı harcıyor muyum?'', ''geçikiyor muyum?'' diye sürekli sorular aklıma geliyor... İş deyince okul mu, yurt dışı mı? Dağcılık, kaya tırmanışı, dağ bisikleti, tur bisikleti, yoksa hepsinden bagımsız klasik anlamdaki gezginlik mi? Hepisi bir arada olur mu yoksa? Sanırım hepsini istiyorum, galiba biraz aç gözlüyüm :d

Pekii ikinci sırada ne var? Gümüş madalya, ikinci sıradaki her işe heyecanla başlayıp çook geniş çook uzun hayaller, planlar programlar [vizyon mu desem :P] ile bu işleri süsleyip, beslemem. Bu ilk bakışta kötü gözükmüyor gibi, ancak beni ilk zorlukta herşeyden vazgeçmeye götürebiliyor. Bir kapı yüzünüze kapandığında o kapıyı bir daha denemek hiç mi hiç istenilen birşey olmuyor... Aslında bu durumu okuldan atılmam sonrasında çözmüş gibiyim, ama tekrar da ediyor gibi bazı hallerde... Örneğin Yüksek Lisans için bu durum böyle... Daha dersler ''bu durum''dayken tez planları, kurgular vs yapıyorum. Birileriyle çok kolay gezi tur programları yapıyorum, evetleri ardı ardına sıralıyorum, sonra yola çıkarken yada çıktıktan sonra eğlenmediğimi farkedip bir anda sıkılıyorum. Birkaç seferdir böyle oluyor, bunu hissettirdiklerimden de özür diliyorum... Bunun bir sebepten dolayı geçici bir dönem olduğunu düşünsemde yine de kafamı bulandırıyor... Baştada dediğim gibi, bunlar elbette güzel yorumlanabilir, ancak ilk engel sonrası caymak hiç güzel değil, insanların ne düşündüğü-düşüneceği de değil derdim[öyle olsa burada açıkta etmezdim galiba :)], bahsettiğim işlere kendimle samimi olarak yönelememem...[Sanırım bu başlığın 2nci sıraya yerleşmesinde Ü.Dökmen'in kitabının hissi seziliyordur... :)].

Peki altın madalyayı kime verdim? Beni en çok üzen işte budur demiyorum ama en etkili olarak bu yazı yazılırken hakim olan düşünce böyleydi, şimdi blog'a yazılırken ''acaba...'' dedirtse bile... Hemen alttaki paragrafta, daha fazla oyalanmanın alemi yok, burada zırvalayacağım, bence bu paragrafta anlatılan mesaja kulak verin ve hemen aşşaığıya geçin... Zaman kaybediyorsun hala burada mısın?[Belkide komik geldi merak ettin okudun :) ve hala okuyorsun... ama bu senin söz dinlemediğinin kanıtı olur :P] Neyse işte bitirdim zırvayı, geç bakalım alt paragrafa...

Birinci sırada ilk paragraflarda belirttiğim gibi ''... birlik, eğlence, biçim vs...'' var. Bu arkadaşlarımın(''istisnasız'' herbirinin) iletişimlerinde samimi ve dürüst olması isteğim. Açık sözlü art niyetsiz olması düşüncesi(İstisnasız herbiri derken, hiçbiri böyle değil dediğim düşünülmesin. Ama insanın doğası gereği kendinden bile şüphe edebilen, emin olamayan bir canlı, elbette zaman zaman arkadaşlarından da şüphe edebilir, anlayışla karşılansın. Böyle bir durum sezdiğimde ben elimden geldiğince anlayışlı davranırım, başkalarından da beklemek hakkımdır.) Pekiii biz birlikte ne yaparız, ne yapabiliriz sorusu cevabını çok merak ettiğim birşey, ama bunun da ne demek olduğunu ne yazık ki benden başka birileri fırsat vermediğim sürece anlayamayacak.

Bunlara daha bir sürü ekleme yapabilirim, hatta öyle eklemeler yaparım ki sıralama alt-üst olur. Ama sanırım hepsinin özünde iletişim yatıyor... Öncelikle kendimle olmak üzere, dogrudan ilgili kişiler veya dışarıdan[objektif maaanaaaasssııında :)] kişilerle, ama iletişimle... Eğer açıklıkla merak edilen küçük ayrıntıları sorup cevaplandırabilirsem[bana sorulanları; bu konularda kendimi kusursuz görmüyorum elbette :) veya benzer durumları başkalarınında yaşamadığını] bunların hepsi çözülebilir. Kusursuz mutlu olurmuyum bilemiyorum ama daha mutlu olacağım kesindir...

Bunun tekrarlarını ve cevabını ileride görebilmek dileğiyle...[Sizede tavsiye ederim! Yalınız, illaki sizi en mutsuz eden şeyi bulma çılgınlığına kapılmayın, mutluysanız en'i kolay bulmazsınız gibi geliyor bana... nereden biliyorsam :D]

Tunç
Sıradaki yazı ne olur acaba? ''İnjuries in mountain biking[Sports Traumatology, 2001]'' çevirisiden önce bir ''Ben'' yazısı daha gelir mi? [kljoilhe(kabul etmiyor nedense...)]

Cuma, Haziran 15, 2007

Primus OmniFuel

Daga gidecek bir zavallı, ocagı deneyeyim isini, kirini temizleyeyim diyor... Sonra ocak bir yanıyor, ''Pri'' yanıyor... Harıl harıl yanarken acaba daha ne kadar cosar bu ateş, dağda kibrit ateşi gibi olmasın deyip ne kadar verimli olduğu ''gözlemeye'' çalışılıyor... derken... bir anda iletim hortumunda saçma sapan bir kaçak kartuşu alev topuna döndürüyor... Bu alev topu çok ısınırsa patlayıp ortalıgı mahvedecek, hem bir bomba gibi etki yapacak hem kartuşun parçaları etrafta ilginç etkiler yapacak hem de yangın cıkarabilecek... Bizim cevval genç elinden geleni ardına koymuyor... Siperdeki bombayı karşıya fırlatan asker gibi lüpp olayı hallediyor... Parmak önce kupkuru olup daha sonra sup sulu oluyor... Yani gerçekten bir gözleme yapılıyor, parmak göz göz oluyor...

Fotodaki bir gün sonraki oynanmamış durum... Bu da kayıtlara geçsin... ilk defa bir söz ugruna su toplayan parmagımı dagıtmadım... Böyle bir refleks'i arzuyu bastırabilen ben bundan sonra ne olsa vızz gelip tırıs gider diyorum... Okuyan tüm herkese yeniden mi doğdum? Bu ikinci şans mı? Beni koruyun yardımcı olun diyorum...

Tunç

Saygılarımla :)

Yayın Başlığı: Herkese Duyurun :P

Başlık yazıyla çok alakalı değil, Blogger'ın Başlık açıklama yazısıyla biraz laf ebeliği... Gelelim konuya; Bir video ve düşündürdükler...