Pazartesi, Kasım 13, 2006

Messenger üzerine...

Sürekli birileriyle yazışmak pek bir getirisi olan şey değil... Düşünsene bugün'e kadar belki de seninle, sedat'la, turgut'la ve diğerleriyle bir sürü şey konuştuk, ama hem hepsini hatırlıyorum, hem de hiçbirşey hatırlamıyorum...

Aslında en değerli şeyim olan zamanımı ortaya koyuyorum... İnsanlar acaba bunun değerini biliyorlar mı? Kitap okuyup kendimi geliştirmek, ders çalışıp hedeflerime ulaşmak ya da bisiklete binip bedenimi mutlu etmek varken neden msn?

Hepimiz yapıyoruz bu işi... Yarın geriye dönüp baktığımızda hatırlayacak mıyız bunu? Değecek mi yaptığımıza... Oyalanmamalı zaman kaybetmemeliyiz... Gençliğimiz elimizden giden başka birşey değil...

Tunç

Durum [Göz, Orman...]

İki küçük göz, bir çift göz vb. deyimler... ya da belki de bir yansımasıydı içinde olduğum durumun, o zaman; göz almak, göz kamaştırmak vb. deyimler... Daha önce duymuştum elbette, herkes gibi... Ama ne anlattığını ilk defa anladım.



Bir sorumluluk anında, öncesinde belki de çok mühim olmayan bir hikayesi olan, ama yine de hatırladığım bir durumda, bir anda. Yukarıda bahsettiğim, o iki küçük göz'e baktım, daha önce de gördüm mü, tanıdık mı, kimindir, nedir nasıldır ... ? Sorularının cevaplarıyla ilişkisiz olarak o iki göz*, bir merhaba!'yı boğazıma tıkadı. Bir an hepsi birarada, heyecan, korku, gerilim, sıkıntı, coşku ve en önde telaş, üzerime geldiler. Bu için de olduğum durumda yaşadığım tüm baskı bacaklarıma etki ederek, 'ora'dan, o alışkın olmadığım durumdan, sıyrılmama ve sonrasında kaçarcasına koşmama yol açtı.
(* Köz'ü de kullanabilirdim... İçimi yakan manasıyla...:) Belki de bu ikisinin köken olarak bir bağlantısı vardır. Aslında boğazın düğümlenmesi, kuruması aynı şeyler... değil mi?)

Neden mi? O iki küçücük gözde koskocaman iki orman gördüm. Nasıl sığdılar oraya, nereden geldiler bilemiyorum ama gerçekten gördüm. O iki orman o eşsiz, en sevdiğim yeşilde, cikolatadan süslü seyrek gövdelerle... O iki orman bu sonbahar mevsiminde, baharın başlarında yeni yeşermiş, yeni çiçekler açmıştı. Canlı yapraklarla süslü, rüzgarda her bir yaprağın titreyişini görebildiğiniz ve ayrınıtısını merak edip içine dalmak istediğiniz iki orman...

(Sonuca geldik galiba :) )Siz olsanız, kaçmaz mısınız? Düşünüyorum da orada kalmaya yine de cesaret edemiyorum, kaçtım haklıydım diyorum. Aklıma geldikçe 'o gözler beni içine çekiyordu'. Bir daveti vardı ama sonrası belirsizdi. Ne bir harita veriyordu ne de içinde kaybedip yok olacağımı söylüyordu. Mest oluşum ya da mahvoluşum olabilirdi, (farketmez!) ama benim için haddinden çok belirsizdi.


Neyse işte böyle bir 'durum', iki göz'de iki orman... ama biliyorunuz ki aynı anda 'bir' şey'e odaklanabiliyor insan, o bir saniye'de milyon kere birinden ötekine bakmak tüketiyor sizi o an. Hangisine bakacağınızı bilemediğiniz bir ortam, siz olsanız, korkmaz mısınız? Siz olsanız, kaçmaz mısınız?

Tunç

Laktat ve Laktik Asit - Efsanelere Cevap(2004)

Sıkı bir çalışma sonrasında bitkin düştünüz. Kanınızda laktik asit birikti ve yorgunluğunuzun sebebi bu, değil mi? Dario Frederik* bunun böyle olmadığını sandığınızdan daha karmaşık bir durum olduğunu söylüyor.
[Dario Frederik (www.wholeathlete.com) egzersiz bilimi mastır'ı yapmış, bir spor piskolojisi mezunu... ]

Çalıştırıcı(antrenör) ve egzersiz uzmanlarının karşılaştığı en ilginç durum, çalışma fizyolojisinin en basit şekilde sporculara anlatılmasıdır. Elbette en genel hedef, sporculara faydalı bilgiler sağlayıp en başarılı çalışma ortamını sunmaktır. Ancak bazı kavramların basite indirgenmesi yanlış anlaşılmalara yol açabilmektedir. Laktat'da bu üzüntü verici kaderi paylaşanlardandır.

Laktat ya da Laktik asidin yorgunluk(bitkin düşme?) durumundan sorumlu tutulması aslında çok karmaşık bir işlem olan kas çalışmasının anlatımında düşülen bir yanlış anlaşılmadır. Egzersizin artmasıyla birlikte laktat miktarının artması ve yine egzersizin artmasıyla yorgunluğun artması bazılarımızın ''laktat artımı yorgunluğa neden olur'' diye yorumlanmasına(kabul etmesine?) yol açmıştır. Bu yanlışı açıklamak için örnek vermek gerekirse; eğer biz kalp atım ritmini anlamamış olsaydık ve birisi kalp atım ritmiyle yorgunluğu ilişkilendirseydi ve egzersizle birlikte hem kalp atımı hem de yorgunluk arttığı için; ''kalbin ne kadar çok atarsa işte o kadar yorulursun'' deseydi aynı bunun gibi yanlış bir sonuca bağlama olurdu. Elbetteki biz kalp ritminin yorgunluğun kaynağı olmadığını biliyoruz. Aynı laktat'ın yorgunluğa neden olmadığı gibi...

Laktat meselesini iyice anlayabilmek için hem iyi biyokimya hem de iyi bir fizyoloji bilgisi gerekmektedir. Bununla birlikte, güncel birçok fizyoloji ders kitabı bile(2004) laktat içeriği bakımından geçersiz durumdadır. Sadece birkaç yol gösterici (ve ne yazık ki çok yeni olmayan) kitap laktat metabolizması konusunda kabul edilebilir(yol gösterici?) durumdadır.

Yaygın olarak bilinen birkaç yanlış anlaşılmayı sınarsak;

  • Laktat birikimi kaslardaki yorgunluğun nedenidir...

Yanlış! Laktat yorgunluğa neden olmaz ve bunun aksine çok kullanışlı ve verimli bir enerji kaynağıdır[2].

  • Kandaki laktik asit, laktat analizör'ü ile ölçülebilir.

Yanlış! Kanda laktik asit bulunmaz. Üretildikten sonra en kısa sürede laktik asit olduğu düşünülen madde laktat ve hidrojen olarak ayrıştırılır(Ayrıntı aşşağıda var). Laktat analizör'ü kandaki laktat(kullanışlı bir yakıt) yoğunluğunu ölçer.

  • Laktat arıtımı ve laktat dayanımı(derecesi?) vücudun yorgunlukla nasıl başa çıktığının göstergesidir.

Yanlış! Laktat yorgunluk kaynağı olmadığından dolayı, kandaki laktat arıtımı vücudun laktat'ı ne derece yakıt olarak kullanabildiğinin göstergesidir. Vücud laktat'a dayanmaktan öte, glikozdan önce enerji kaynağı olarak kullanır[6].

  • Laktat ölçümü başarım ölçütü olarak güvenilir bir kaynaktır.

Bu çok tartışılmış bir konudur. Laktat üretimi egzersiz yoğunluğuyla birlikte ilerleyerek artmasına rağmen, laktat'ı yakıt olarak kullanma yeteneği kişiden kişiye, çalışma düzeyine, beslenmeye ve dinlenmelere bağlı olarak değişiklik gösterir[5]. Ayrıca laktat'ı yakıt olarak kullanma yeteneği, sürdürülebilir en yüksek iş yoğunluğu ve laktat'ın kandaki bulunma miktarı(egzersiz durumuyla ilişkili olarak?) ile çeşitlilik gösterir[4]. Bu açıklama ile durağan bir laktat seviyesinin başarım ölçütü olarak geçerli bir belirteç olamayacağını belirtir.

  • Laktat değerlerinin ölçümü sürdürülemez iş yoğunluğunda yorgunluk kaynağı olan hidrojen birikimini yansıtır.

Laktat ve hidrojen oksijensiz(anaerobic) metabolizma ürünleridir. Hidrojen birikimi yorgunluk oluşumuyla balantılı olsa da, kandaki laktat miktarı ile birebir oranda bir ürün oluşmaz. Daha da önemlisi, bazı kanıtların gösterdiği kadarıyla, hidrojen birikiminden başka mekanizmalar sürdürülemez iş yükü altında kas yorgunluğunun birincil sebebi olarak belirlenmiştir[8,9].

Pazar, Kasım 12, 2006

Pera Müzesinden Notlar 01-04.11.2006

Yukarıda belirtilen tarihlerde Pera Müzesine, birinde ders için sınıfla birlikte, diğerinde gezmek için Sedat'la birlikte gitmiştik. Gezerken birkaç not almışım... Bunları kargacık-burgacık bir kağıda önem verip not almışım... Demek ki kaybolmasını istemiyorum... Yazıları kağıt parçasından daha güvenilir bir yere not etme zamanıda gelmiş ki buraya yazıyorum...



İmparatorluk'tan Tablolar bölümünde aldığım bir not: ''Haremi ilginç kılan, dış dünyaya kapalılığı kadar bu kapalı kapılar ardında yaşandığı düşlenen erotizmdir. Avrupalı erkekler için doğulu kadın, zamansız bir dünyada yaşayan ve kendisini efendisine hazırlamanın dışında bir işi olmayan bir sultan ya da bir cariyedir. Ulaşılması imkansız onca kadını görebilme hayali ve tek bir erkeğin bu kadınların hepsine sahip olması, harem fantezisinin en temel öğeleridir. Buna karşılık, Osmanlı haremine girme olanağını bulan Avrupalı kadınların anlattıkları ya da resimledikleri harem, farklı bir dünyayı gözler önüne serer. Onların haremleri, yer yer Binbir Gece Masalları'nın izlerini taşısa da çoğunlukla ağırbaşlı ve saygın ev ortamlarıdır. Ancak Oryantalist söylemde etkili olan, erkeklerin bu konuda yazdıkları ve betimledikleridir, çünkü onlar Batı'ya, Batı'nın onlardan beklediğini verirler; kadınların yazdığı ya da çizdiği, gerçeğe daha yakın olsa da Batı için aynı çekiciliği taşımaz.''

Alıntı'nın Link'i




İmparatorluk'tan Tablolar bölümünde aldığım bir daha not: Osmanlı tablolarında özellikle Padişah ve Şehzadelerin resmedilişi çok ilginç. Dudaklar parlak yanaklar pamuk gibi küpeler kolyeler çok fazla miktarda... Osmanlı'da metroseksüellik akımı yaşanmış anlaşılan :)...




Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri bölümünden... ''Dirhem... hem para, hem ağırlık... para ve ağırlık ilişkisi... ''Yükte hafif pahada ağır.'' lafı daha türememiş bu zamanlarda...




Konstantiniye'den İstanbul'a Fotograf Sergisinden: Denize nazır güzel kahveleri vardır, güneşli yaz günlerinde serin bir damın altında oturur ve eski bir deyişi hatırlarız...[Çınaraltı ile ilgili bölümde...]
Gönül ne kahve ister, ne kahvehane,
Gönül ahbap ister, kahve bahane...




Konstantiniye'den İstanbul'a Fotograf Sergisinden bir alıntı daha: Tarabya; thera ve peia kelimelerinin birleşimi olan Therapeia yani Şifa verici kelimesinin Türkçeleşmesiymiş...




Şimdilik bu kadar umarım bir daha gider yeni notlar çıkarırım... Çok güzel bir müzeydi, herkese tavsiye ederim.

Tunç


Kahve Falı Bakma

Geçen gün bir arkadaşımın doğum günü aracılığıyla Fal Bakma Dersi aldım... Düşüncelerimi söylemeden önce notlarımı size sunayım...




  • Fincan ve Tabak ayrılmıyorsa hiçbirşey sallama, ''tutmuş, tutmuş'' de...
  • Tabağın ortasına bakarken 'Hane Yaşamı' ile ilgili uydur birşeyler... ama ritüel havasını hiç bozma!
  • Bardağın dışına bakarken ise dış kelimesi ile laf ebeliği yap. Dışlanmak, Dış ülkeler vb. hakkında özgüüürce salla... Hiç korkma kendini engelleme...
  • ''Şu an'' hakkında birşeyler sallamak da gerekli, sakın unutma! Karşındakinin kafasında bir zaman bulanması oluşturmalısın...
  • Fincan'ın dibine bakıp Fal Zede'nin yüreği ile ilgili yorumlar yap, yok küt küt atacak çok heyecanlanacaksın, bilemedin çok sıkıntın var... bakalım hayırlısı vb. gibi biraz endişe katacaksın olaya...
  • İnsanların günlük hayatta kullanmadıkları, ancak orta okul ve lisede öğretile bilgilerden bahset, mesela coğrafya... dağlar tepeler veya yabancı ülke isimleri, insanları vb ile ilgili birşeyler uydur...
  • İnsanları şaşırtacak garip, alakasız şeylerden söz et(evet yukarıdaki satırdaki gibi :) ), onların irkilmesine ''ne diyor bu be?'' demesine yol aç...
  • Arasıra karşındakini aşşağıla ve şaşırt, böylece karşındakinin dikkatini dağıt, hatalarını yakalayamaması için bu çok önemli... Karşındakini gevşek tutar, hata aramasına engel olur...



Bunlara ek olarak gözlemlemediğim ancak bana önerilen bilgiler arasında -Hayvan bilgini kullan...(Burada belirtmek gerekirse: Hayvan bir seslenme değil! :) )

Herneyse, aslında bunlar arkadaş arasındaki palavralardan ibaret bir fal bakma biçimi... Aynı gelen arkadaşa Türk Kahvesi vermek yerine hemen kolayından FosCafe verme alışkanlığı gibi bir Genç saçması... Merak ettim araştırdım ve güvenilir bir kaynaktan Kahve Falı Bakma hakkında bilgi edindim... Bu adresi sizlere de sunarım...

Buyurun Link

Tunç

Cuma, Kasım 10, 2006

Ne içindeyim zamanın...

Son günlerde kafama takılıp duruyordu... Nedenini ne tam olarak biliyorum, ne de burada açıklayacak bir hisse eriştim(Doğru söylüyor muyum? Bilemiyorum:) ). Ancak son günlerde hep bunu anımsamaya çalışıyordum. Sonunda buldum ve buraya kaydedeyim dedim. Malum yine aklıma takılıp bütün dikkatimi elimden alabilir... :)





Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında;
Yekpare geniş bir anın parçalanmış akışında,

Bir garip rüya; 'Rengiyle uyumuş' gibi her şekil,
Rüzgarda uçan tüy bile, Benim! kadar hafif değil.

Başım,
Sükûtu öğüten uçsuz, bucaksız bir değirmen;
İçim,
Muradıma ermiş abasız, postsuz bir derviş;

Kökü bende bir sarmaşık olmuş dünya,
Sezmekteyim, Mavi,
Masmavi bir ışık, (ve ben!) ortasında yüzmekteyim!

Ahmet Hamdi TANPINAR


Wikipedia'da bildirildiği üzere;'Rumelihisarı Mezarlığı’ nda Yahya Kemal’ in başucuna gömülü. İlk şiiri 1920’ de yayımlanmıştı. Altmış kadar şiirinden ancak otuz yedisi ile, tek şiir kitabını ölümüne yakın çıkardı: Şiirler (1961; Bütün Şiirleri adıyla genişletilmiş olarak 1976). Şiirlerinde bir imaj ve müzik kaygısı taşıdığı, hikaye ve romanlarında da, başta zaten tema’sı olmak üzere, psikolojik anları, bilinçaltını aradığı, yansıttığı görülür. (Geniş bilgi Prof. Mehmet Kaplan’ ın Tanpınar’ ın Şiir Dünyası;1964 kitabında).

Bu kitabı okumak gerekiyor demektir... Belki de içinde bulunduğum garip hissiyatın açıklaması orada(Bu imaj nedir?)... Ya da sanırım yine sorumluluktan, cesaretli davranmaktan kaçmak için kendime bir başka uğraş...

AslındaBu Link bile yeterli. Birisi beni bu alışkanlıktan alı koymalı... Meselaaa? Sen! Sen de bununla uğraş :)

Tunç

Perşembe, Kasım 09, 2006


REMBRANDT
VE ÇEVRESİ

DESENLER

Wikipedia(Eng) internet sitesinde ‘Rembrandt, Avrupa’nın gördüğü en iyi ressamlardan biri, Hollanda’nın en iyisi’ olarak tanımlanmaktadır. Buna ilave olarak, ‘Hollanda’nın altın çağı olarak tanımlanan dönemde, 17.yy da eserler vermiş ve olağan üstü desen çalışmaları oluşturmuştur’ diye tanımlanmıştır.

Bu bilgiler göz önünde bulundurularak gidilen sergide ressam’ın ve öğrencilerinin desenleri keyifle gezilmiştir(Pera Müzesi 04.11.2006).

Belirli bir zaman diziminde sunulan eserlerde, içinde bulunulan çağ hakkında da fikirler verilerek sunum zenginleştirilmiştir. Örneğin, desen çalışmalarında aynı kâğıt üzerinde birden fazla yüz ve ya ifade görülebilmektedir. Benzer şekilde bazı desenler tek bir kâğıtta önde ve arkada olacak şekilde çalışılmıştır. Yapılan açıklamalarla bunları sebebi olarak ressam’ın yaşadığı zamandaki kâğıt üretimi ve ne kadar değerli olduğu hatırlatılıp ziyaretçilerin ilgisinin dağılması engellenmeye hedeflenmiştir.

Ressamın çalışmalarında resmin ön hazırlığı olan desenlere ne kadar ciddiyetle çalıştığı görülmektedir. Çoğu deseninde resimdeki nesnelerin ayrıntılarını ve canlıların bakışlarını gibi özellikleri ince-ince çalışmıştır. Hatta bazı resimler de yukarıda bahsedilen kâğıt masrafı açıklamasıyla ilgili olarak benzer bir yüzü tombul zayıf veya daha somurtkan gibi değişik hallerde çalışarak en uygun olanı bulmaya çalışmıştır.
Ressamın desenlerine verdiği önemi atölyesinde beraber çalıştığı öğrencilerinin ve yardımcılarının çalışmalarından da görmek mümkündür. Neredeyse bir suluboya resim kalitesinde desenler görmek sergi dâhilinde mümkündür.

Öğrencilerinin çizimlerinde görülebileceği gibi yapılan çalışma bir desen olmaktan çıkmış bir mürekkep tablosuna dönüşmüştür. Rembrandt’ın örgencilerine ait olan desenlerde model’e ait saçlar, el ve ayak parmakları, kaslar, iskelet yapısı hatta belli belirsiz bir yüz ifadesi gibi ayrıntılar özenli bir şekilde tanımlanmıştır. Ayrıca gölgeler, nesnelerin ayrıntıları ve renklendirme ile ilgili olan tonlamalar desen için sınırların ötesinde denecek şekilde kâğıda dökülmüştür.

Yayın Başlığı: Herkese Duyurun :P

Başlık yazıyla çok alakalı değil, Blogger'ın Başlık açıklama yazısıyla biraz laf ebeliği... Gelelim konuya; Bir video ve düşündürdükler...